Hulusi Behçet Kimdir ?

Hulusi Behçet Hulusi Behçet, 1889 senesinin 20 Şubat tarihçesin de, İstanbul şehrinde dünya’ya gözlerini açmıştır. Çocukluk döneminde çok zorluklar yaşamıştır ve annesini trajik bir şekilde kaybetmiştir. Hulusi Behçet annesinin ölümünden sonra babaannesine verilir ve bütün sorumlulukları ile babaannesi ilgilenir. Babası maarif müdürlüğü yapar ve işleri nedeniyle Hulusi Behçet, babaannesi ve babası ile Beyrut’a gitmek durumunda kalır. Eğitimin ilk dönemlerini burada bir Fransız okulunda almaya başlar ve Almanca, Fransızca ve Latince deyişlerini öğrenir. 1901 yılında Beşiktaş Rüştiyesinden mezun olup Askeri Tıbbiyeye girmeyi başarır. Lakin o dönemlerde Osmanlı devletin de sivil Tıp Eğitimi alabilmek mümkün değil hatta imkânsızdı diyebiliriz. Öğrenim aldığı okulda asistan olarak çalışma ya başlar ve dermatoloji ile cinsel yolla kişiden kişiye bulaşan hastalıkların araştırmasını yapar. Ardından bu alanlar hakkında ihtisas yapma kararı alır ve ihtisasını bitirir. Yaklaşık üç yıl sonra boy gösteren dünya savaşı sebebiyle Edirne ve Kırklareli hastanelerine gitmeyi yeğler.

1.dünya savaşının başladığı süreçlerde Hulusi Behçet Bey, Edirne'de yer alan Askeri Hastanede, zührevi hastalıklar ve dermatoloji kompetanı olarak işlev yapmaya başlar. Görevi sırasında Halep cephesinden hastaneye gelen asker arasında "şark çıbanı" vakası olan asker hastalar vardır. Hulusi Behçet bu durumu fark edince hastalık hakkında gece gündüz araştırmalar yapar ve hastalığın ilk bulgusu olan "çivi" semptomunu belirlemiştir. Gördüğü eğitimi daha da arttırmak için 1917 yılında Avrupa yolculuğa çıkar. Avrupa da gördüğü tıbbi eğitimi geliştirmek adına ilk önce Budapeşte gider ve ardından Berlin’e yolculuk eder. Bu sırada buralarda pek çok ünlü meslek taşları ile tanışma ve kaynaşma fırsatı bulur.

Yurda dönüş yapmasının ardından ilk kitabını çıkartmak için çalışmalar gösterir ve 1922 yılında "Emraz-ı Cildiyede Laboratuvarın Kıymet ve Ehemmiyeti" adlı kitabını yayınlar. Türkiye’ye dönüş yapmasından ardından ilk önce serbest çalışmaya başlamıştır. Ardından kısa bir süre sonra Hasköy "Zührevi Hastalıkları Hastanesinde" (haliç) başhekim olmuştur ve sonrasında ise "Vakıf Gureba Hastanesine" geçiş yapmıştır. Aynı dönem içerisinde ikinci kitabı olan "Frengi Tedavisi Hakkında Beynelmilel Anketlerim" adlı kitabını da bitirir ve yayınlar. Bu kitabının ardından üçün ve dördüncü kitabını çıkartmak için çalışmalara başlamıştır.

Bu durumun ardından dört yıl kadar sonra "arpa uyuzu" hastalığının bir "pediculoide ventricous" isimli bir asalak, parazit ya da türlerinin meydana getirdiği ve hastalığın bu denli ortaya çıktığını göstermiştir. Deride meydana gelen mantar sorununun ve yüzeysel egzamaların yol açan türlerini ve bulgularını yurt içerinde tamamladı.

1923 senesinde meşhur olan bir diplomatın güzeller güzeli kızı Refika ile evlenme kararı alır ve kısa bir süre sonra evlenirler. Bu mutlu olan evliliklerinden bir tane kızları olur.

Tıp içerisinde gösterdiği çalışmalar ve titizlik sonucunda 1933 yılında İstanbul üniversitesi tıp fakültesi frengi ve deri hastalıkları kliniğinde kürsü başkanlığı ile profesörlük alanına atanma yaptı. Böyle eğitiminin profesörlük alanında gösterdiği çabalar dâhilin de ilk Türk profesör unvanını aldı ve ardından kısa bir süre sonra 1939 yılında "ordünaryüs" profesör olmayı hak etti.

1934 yılında çıkan ilk soyadı kanunu ile Atatürk kendisine bir mektup yolladı. Ulu önderin göndermiş olduğu mektup da Behçet sözünden sıkça bahsettiği ve ne anlama geldiğini, ayrıca Türkçe bir söz olduğundan bahsetti. Bun durum sonrasında Hulusi Bey soyadını Behçet olarak kayıtlara geçirdi.

1924 yılında Hulusi Behçet bir vaka ile karşılaşır. Bu kişinin genital bölge tarafında ülserlerin olduğunu, ağız içerisin de ve gözünde iridosikliti olduğunu fark eder. Hastanın daha önce gitti doktorlar ona verem veya frengi tanısını koymuştur. Ancak Hulusi Bey bu durumun altında yatan başka bir virüsün olduğu kanısı düşünür. Altı yıl sonra başka bir kadın hasta da aynı bulgular ile hastaneye Hulusi beyin yanına gelir. Başka bir taraftan diş sorunu yalayan bir hastanın Behçet beye sevk edilmesi, aynı hastanede çalışma gösteren başka bir Profesör Erich Franc'a gelen bazı hastaların Hulusi beye gönderilmesi halinde artık Hulusi Behçet bey nasıl bir durum ile karşı karşıya geldiğin farkına varır.

Bu yeni gelişen durum karşısında Hulusi Bey, gece gündüz bu hastalık türü hakkında çalışmalara girişir. Çalışmaları sürdürürken bünyesi zayıf düşer ve koroner spazm geçirir. Ancak hasta iken de çalışmalarını hiç bırakmaz ve elinden gelen çabayı hasta yatağında sürdürmeye devam eder. İyileşmesinin ardından kısa bir süre sonra bilimsel toplantılara katılır ve araştırdığı bulguları oralarda yayınlar. 1974 yılında Cenevre de toplanan uluslararası deri hastalıklar kongresin de bulduğu kanılar hakkında bir bildiri sundu. Üreme organları çevresinde ve ağız da bulunan yaralar, gözde iltihaplanmalara sebep olan ve sendromun şimdiye kadar bir tedavisin bulunmadığını ve hastalığın yeni bir hastalık tablosu olduğunu açıklamıştır.

Zürih tıp fakültesinde görev yapan profesörlerden Miescher’in önerisi dâhilinde bu hastalığın adının Behçet Hastalığı olmasını kongreye sundu ve kabul edildi. Hulusi Behçet Bey başarının ve buluşunun ardından 8 Mart 1948 yılında, en verimli olduğu dönemlerde kalp krizi vakası geçirir ve hayata gözlerini yumar.

Ölümünden sonra Japonya’dan ABD’ye kadar birçok ülkede adını taşıyan dernekler kuruldu, kliniklere onun adı verildi. Vefatının yaklaşık yirmi dördüncü yılında 1972 senesinde "Cumhuriyet Tıp Ödülü" Hulusi beye verilmiştir. Ödülü Hulusi beyin adına yaşatmak için TÜBİTAK aldı.

1983 yılında İstanbul Tıp Fakültesi onun ölüm günü olan 8 Mart tarihini Hulusi Behçet günü ilan etti ve her sene bu dönemlerde anısına kutlamalar düzenlenmektedir.

BEHÇET HASTALIĞI NEDİR ?

Hulusi Behçet

Hulusi Behçet Kimdir ?